mavisim
Moderator
   
teşekkür 103
Offline
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 680
Hakkimda bilgin yoksa ,fikrinde olmasin ..!
|
 |
« : Kasım 17, 2009, 01:32:01 ÖÖ » |
|
Evlilik
Rengin Soysal Evlilik teklifleri, nikâh ya da düğün günleri, balayları hep en romantik hatıralarımız arasında. Ama evlilik bir türlü romantizmle bağdaşmıyor işte...
Ve arkasından hep o kadim soru: Evlilik aşkı öldürüyor mu...
Çoğunlukla olumlanan, tek tük yükselen itirazlar ise biraz da müstehzi bir tebessümle karşılanan, bir cevabı var bu sorunun...
Evlilik mi öldürüyor aşkı, aile olmak mı... Birliktelik mi, sahip olma duygusu mu...
Her biri ayrı ayrı birer sebep mi yoksa gerçek nedeni gizleyen bahaneler mi...
Öyleyse nedir o “gerçek”... Gerçek diye bir şey var mı...
Evlilik aşkın tek düşmanı, tek katiliyse eğer hiç evlenmemek aşkı korumanın biricik yolu değil mi...
Hepimiz bir kere bulduk mu o aşkı sonsuza dek yaşamak istemiyor muyuz, bile bile niye evleniyoruz o halde... Niçin kendi irademizle aşkımızın idam hükmünü veriyoruz...
Bizden dahi habersiz gizli arzumuz bu mu zaten... Aşkımızı korumaktansa kendimizi aşkımızdan korumayı mı seçiyoruz farkında olmadan. Aşkın o mutluluk verdiği kadar acıtan geriliminden, sarsan, hırpalayan etkisinden kaçmak için mi sığınıyoruz evliliğe... Aşkımızı ehlileştirmeye mi çalışıyoruz bilmeden...
Aşkın vahşi doğasından ürküp yanaştığımız bir liman mı evlilik veya aşkımızı “dışarıdan” gelecek muhtemel yıpratıcı dalgalara karşı sağlama alacağımız bir mendirek gibi mi görüyoruz onu...
Her zaman aşk evliliği yapmıyoruz ama, bazen de “mantık evliliği” dediğimiz türü deniyoruz. O durumda mantıklı mı davranmış oluyoruz sahiden. Evlilik kadar yakın bir ilişkide iki insanın birbirini “tolere” edebilmesi her ilişkiden daha fazla bir “duygusal yakınlığa” ihtiyaç hissettirmiyor mu peki?
Kimimiz de uğradığımız bir aşk kırgınlığı yüzünden bir evliliğin tesellisine koşmuyor muyuz...
İmza atmak, “sahip olma” rahatlığını getirdiği için bitiyorsa aşk, evli insanlar da pekala âşık olup başkalarıyla beraber olabildiğine, yine aldatmalar yine ayrılıklar gündeme gelebildiğine göre hatalı bir varsayım sayılmaz mı bu da...
Yasal olması mı çekiciliğini kaybettiriyor aşkın öyleyse... O halde imzasız sürdürülen uzun beraberliklerde hiç yitmemesi gerekmiyor mu bu duygunun...
Çiftlere yüklediği sorumluluk mudur aşkı ve imzalı veya imzasız evlilikleri törpüleyen...
Halbuki âşık olduğumuz insanın sorumluluğunu taşımaktan, ona karşı sorumlu olmaktan hoşlanır, memnuniyet duyarız çok zaman... Sorumluluğun zorunluluğa dönüşmesi midir bizi bunaltan...
Ağır basan gerekçe “aile olmanın” yarattığı sıkıntı mı... Biliyoruz ki hep biraz can sıkıcıdır aile ortamları. Belki çocukluğumuzdan, ergenlik çağlarımızdan üzerimizde kalan, o bahçeye, sokağa, arkadaşlarımızla gezmeye koştuğumuz günlerin “eve çağıracaklar”, “eve döneceğiz”, “oyunu, eğlenceyi kaçıracağız” diye keyfimizin kaçtığı anların ruhumuzdaki izleridir bu sıkıntıya yol açan...
Aşk ile aile birarada “oturmuyor” nedense... Ailede şefkati, sevgiyi, dayanışmayı hatta neşeyi bulsak da, heyecanı, ayaklarımızı yerden kesen cazibeyi, kapıldığımız tatlı sarhoşluğu, o büyülü atmosferi yakalayamıyoruz...
Kendimiz olmadığımız, olamadığımız; daima biraz tedirgin, sevdiğimizin arzularına karşılık vermek için hep tetikte, ona en güzel, en hoş, en çekici, en etkileyici halimizle, tavrımızla görünmek istediğimiz bir yanı var aşkın... Enerji verdiği kadar yorgun düşüren bir tarafı... Oysa evimiz en tabii halimize büründüğümüz, üstümüzdeki ve ruhumuzdaki bütün “kıyafetlerden” soyunduğumuz, en rahat olduğumuz, en huzur duyduğumuz sığınağımız... Evimizde “kendimiz olmadan” yaşamayı sürdüremediğimizden mi bitiyor aşk evlenince ve ”kendimiz olmadan” çok uzun süre yaşayacak gücümüz olmadığından mı evleniyoruz...
En fazla, sevdiğimizle birlikteyken, bir şeyleri onunla paylaşırken, birbirimizin kollarındayken hafiflemiyor, sükûnet bulmuyor, dinlenmiyor, yatışmıyor muyuz peki... Bize en heyecan veren insan değil mi en çok sakinleştirmeye, huzur vermeye muktedir olan da... O zaman niye bu çelişki?
Alışkanlık heyecanı yavaş yavaş yok ettiğinde mi başlıyor “arayış”...
Hiç evlenmesek; evimizde tek başımıza rahatça otursak, âşık olduğumuzda o aşkı hakkıyla, doya doya yaşayıp bittiğinde tekrar yalnız “yuva”mıza çekilsek... Yapamıyoruz...
Evde gönülleri daralıp dışarıya “oynamaya” koşan çocuklar gibi arkamızda bir ailenin güvenini duyduğumuzda bundan daha fazla zevk alıyoruz çünkü; dönecek bir ailesi olmayan kimsesiz bir çocuğun garipliğini hissetmekten çekiniyoruz.
Minik bir bebek, küçük bir çocuk ailesinden ayrı kalmaya nasıl dayanamazsa, her an yanlarında isterse onları, aşk tazeyken de o aynen öyle hiç ayrılmayalım hep yakın olalım arzusuyla evleniyoruz belki de. Ailemizi çok sevsek de yirmili yaşlara geldiğimizde artık başka bir düzen, yeni bir aile kurmak için nasıl ayrılıyorsak onlardan, uzun yıllar evli kaldıktan sonra içimizde bu türden duygular mı kıpırdanıyor acaba...
Bir kere de evlensek, birkaç kere de denesek, çocuk sahibi olsak ya da olmasak da, gün gelip aşkın biteceğini öğrensek de, genellikle vazgeçemiyoruz hayatımızı biriyle paylaşmaktan... Beraberliği, evliliği “kalemiz” görüyoruz belki de... Cinsel sadakatten çok daha fazla önem taşıyor dayanışmanın, güvenmenin sağladığı yakınlık... Bunu sürdürebilmek için “aldatmak”tan yardım alıyoruz dahası kimi zaman... Çocukluğumuzdaki “oyunlar” misali “can sıkıntımızı” giderip, yasaklanmış bir şeyi yapmanın keyfini çıkarıp, birikmiş enerjiyi harcayıp, yeni enerji toplayıp “kalemize” dönüyoruz...
Kimimiz bir kalemiz olsun, oranın “kralı” olalım istediğimizden evleniyoruz... Kimimiz “kalın surların” verdiği güveni seviyoruz... Kimimiz “âlemin” gözünden uzak bir “gizemi” orada yaşayabileceğimize inanıyoruz...
Ailemizden ayrı olsak da sevgimiz ve bağlılığımız kalıyor... Onları kırdığımızda, üzdüğümüzde, en ufak bir haksızlık yaptığımızda vicdan azabı yakamızı bırakmıyor... Aşkta ise onun için harap olsak da acıyla yansak da, bazen sevdiğimizi hırpalasak da bu duygunun pek yeri olmuyor...
Aşk geldiğinde sevgiyi unuttursa da, sevgi duruyor yerinde bitmiyor...
“Kale” bize hep içinde yaşadığımız o ilk aileyi hatırlatıyor...
Bizim evliliğimizin “gerçeği” hangisi bilmiyoruz...
Ve evleniyoruz...
|